KÖŞE YAZARLARI

Ergenekon’dan Atilla’ya Hep tuzak, tam tuzak!

Sosyal medya hesabından “ABD’nin Zarrab tezgâhı, Ergenekon kumpasının devamıdır. Hedef Türk milleti ve devletidir” diye düşüncemi paylaşınca, bir tartışma aldı başını gitti. Bütün düşüncelere saygı duyuyorum. Meseleyi orada tartışacak değildim, nitekim “örnek din görevlisi” Sevgili Hocam Lütfi Taşçı, düşüncemin gerekçesini sorunca bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum…

***

Önce biraz geçmişe gidelim!

M. Emin Değer’in “Oltadaki Balık Türkiye” kitabında kaleme aldığı ‘küresel efendilerden(!) Rockefeller’in 1956’da ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektup’tan bir bölümle başlayalım. Şöyle diyordu mektubunda küresel elit ailelerin ABD’deki en önemli temsilcisi:

“Biz askeri paktlarımızı kurmaya ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde politik ve askeri nüfuz garantileyecek genişlikte ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız…

-Yardım-Birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş askeri yardım,-örneğin Türkiye’ye- bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlığın eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere -Türkiye gibi- doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır…

Aynı zamanda ABD ile iş birliğine hazır yerli iş adamlarına yardım artırılmalı ve böylece bu iş adamlarının, ilgili ülkenin ekonomisinde kilit noktalarını ele geçirmeleri, buna dayanarak politik etkilerinin artması sağlanmalı.”

***

Rockefeller’in bu mektubundan 8 yıl önce (4 Temmuz 1948), Cumhurbaşkanı İsmet İnönü-Başbakan Hakan Saka yönetimindeki Türkiye; ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması’nı imza etmiş, yani MARSHALL PLANI’na dâhil edilerek oltadaki balık konumuna çoktan getirilmişti. Ah o Marshall Planı var ya!..

Ne büyük ihanetmiş, bu ihaneti de ayrı bir yazıyla anlatmak gerekiyor ama sonrası malum! Menderes’in başbakanlığı döneminde NATO üyeliğiyle(1952), “Çifte yemi çifte kancayla yutan Türkiye”de ilerleyen yıllarda ne zaman işler ABD’nin istemediği bir kıvama gelse veya bağımsızlık eğilimleri artsa; askeri darbelerle Türk siyasetine ve devletine ayar çekildi. Misinasıyla birlikte çaktırmadan oltalar yenilendi. İlk ciddi yenileme ise 1980 darbesiyle birlikte yapıldı. 1980’e kadar “tam bir dilenci” konumuna getirilen Türkiye’de; Turgut Özal iktidarıyla birlikte ulus devlet açık bir hedef haline getirildi. Ulus devleti yıkmak için yöntem ise belli idi:

Devlet ile millet arasına giren paralel bir örgüt oluşturmak.

Nitekim 1980 öncesinde ve sonrasında bu amaç doğrultusunda hazırlanan “özellikli bir yapı” ve bu yapının sunduğu ayrıcalıklar, çok geçmeden ciddi bir taraftar topladı. Vatandaş devletle bu yapı arasında bir tercihe mecbur bırakıldı ve devletin her kademesine sızdırılan asker-bürokrat kamu görevlileriyle yapı, kusursuz işleyen bir mekanizmaya dönüştürüldü. Peki, bu paralel yapının görevi neydi? Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabında belirttiği üzere “Türkiye’yi çözen”  tam “22 adımlık bir proje”nin uygulayıcısı olmaktı.

***

Hadi gelin bu 22 adımda neler yapıldığını hatırlayalım:

Memleketin aydınları, okumuş adamları dönüştürüldü. Yeni sivil toplum kuruluşları faaliyete geçirildi. Yeni televizyon, gazete, dergi ve radyolar kuruldu. Gazeteler ve gazeteciler devşirildi. Akademisyenler devşirildi. Yeni iş adamı ve işçi-memur örgütleri kuruldu. Medyadan da faydalanarak açık istihbarat ağı kuruldu ve CIA destekli ABD’li televizyon kanallarının Türkiye şubeleri faaliyete geçirildi. Yerelde kültürel argümanlar kullanılarak uluslararası örgütlerin de desteğiyle etnik ayrılıklar derinleştirildi. Tarihi gerçekler saptırıldı, toplum nezdinde kıymeti olan bütün tarihi karakter ve olaylar hakkında aşağılayıcı, küçük düşürücü yayınlar ve haberler belirli merkezlerden kamuoyuna servis edildi. “Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar”dan faydalanarak topluma güvensizlik ve çaresizlik aşılandı ve bireylere kural dışı yaşama alışkanlıkları kazandırıldı. Borsasıyla, kredisiyle, tefecisiyle, özelleştirmesiyle ekonomik yaşam ele geçirildi. Özellikle yerel iş adamı örgütlenmeleriyle merkezi devletin ekonomik ve siyasi uygulamalarına yönelik güvensizlik oluşturuldu. Yerel iş adamlarına illerde faaliyete geçirilen “ilişki büroları” aracılığıyla serbest ekonomi ve serbest pazar düzeni kabul ettirildi. Ulusal sanayi ve tarım birlikte yıkıldı, enerji kaynaklarımızın tamamı küresel firmaların işletmesine terk edildi. Ordu, çeşitli operasyonlarla gerçek kimliğinden uzaklaştırıldı. Silahlı kuvvetler çağın gerektirdiği silah ve teçhizattan, yine kontrol ve iletişim sistemlerinden mahrum bırakıldı. Yeni partiler kuruldu ve bu partilerin başına rejimle hesaplaşma derdinde olan liderler getirildi. Sık sık yaşanan ekonomik sıkıntılarla birlikte devlet şirketleri kapatıldı, satıldı ve bankaların önemli bir bölümü yabancı sermayenin kontrolüne geçti. Ulusal üretim ve dağıtım birimleri bir şekilde yabancı sermayeye terk edildi. Yerel yönetimlerin yani belediyelerin ellerindeki birçok işletme yabancılara satıldı. Devlet yönetiminde bir kargaşa hâkim kılındı ve zamanla, mezhep ve tarikat kimlikleri kemikleştirildi. Çok kültürlülük propagandasıyla toplumsal ortak kültür yıkıldı. Özellikle “dinler veya medeniyetler arası diyalog” söylemleri etrafından ulusal egemenliğin karşısında ortak dinsel bir cephe oluşturuldu.

***

Bu adımların Türkiye’de atılmayanı var mı? Hepsi başarıyla gerçekleştirildi ve her adımı tek tek örneklendirebilmemiz mümkün. Peki, sonra “Oltadaki balık Türkiye” hangi kıvama getirildi? Bu sorunun cevabını da şimdilerde hangi taşı kaldırsan altından çıkan eski CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller’in 2008’de kaleme aldığı “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabından verelim:

Türkiye’nin tarih macerasıyla ilgili üçüncü bir görüş ki kişisel olarak benim benimsediğim görüş budur, hem Kemalist kurumsallaşmış değişimin merkezi önemini hem de reformist geleneğin büyük bir süreklilik içinde Osmanlı dönemine kadar gittiğini kabul eder. Bu görüş şuna inanır ki Kemalist reformlar, Türk siyasî, toplumsal ve ideolojik yaşamına bir dizi otoriteryen(mutlak itaat gerektiren) yenilikler ve ayrımcılık biçimleri takdim etmiştir; tarihin ışığında bu reformlardan bazılarını bugün artık, ana akım Türk kültüründen çok keskin, gerçekçi olmayan biçimde sapmış zararlı aşırılıklar olarak görmek mümkündür. Daha sert terimlerle söylersek diyebiliriz ki Atatürk, Türkiye üzerinde ülkenin İslami ve Osmanlı geçmişi hakkında bir ulusal amneziye(hafıza kaybı) yol açmış, bir tür “kültürel lobotomi(beyin sökümü)” uygulamıştır. Bu, İslam-öncesi Türk tarihinin ırkçı eğilimli bir bakışla yeniden okunması suretiyle yeni bir milliyetçilik oluşturmak amacıyla yapılmıştır.

***

Halen FETÖ’den tutuklu bulunan Aksaray Üniversitesi eski Rektörü Prof. Mustafa Acar’ın çevirisini yaptığı kitapta “Osmanlıcılık özlemiyle” yeni Türkiye’ye övgüler yağdıran Graham Fuller’in sevincinin nedeni aslında devletin kılcal damarlarına kadar yerleşen paralel yapının, başarısınaydı. Bir ülkeyi Sevr’e götüren beynin yeniden yerine konulması ve bu duruma isyan edenlerin de etkisiz kılınması,“tavuk çiftliğine bekçi olarak atanan tilki misali” Türkiye Cumhuriyeti’ni bir türlü hazmedemeyenlerin ağzını sulandırıyordu.

Ancak 15 Temmuz kalkışmasının ardından bütün toplum olarak gördük ki “paralel hamisi” Graham Fuller’in bir başka deyimle ABD’nin, Türkiye’deki dönüşüme olan aşkının nedeni çok farklı imiş çoook! Oltasının ucundaki kancalarına “yeni” ibaresiyle taze yemler takılan Türk halkı, yine kandırılmış, yine aldatılmış!

Sanıyorum bugün Türkiye’deki önemli sorunlardan biri de tasfiye edilen paralel yapının yerine; yani milletle devlet arasındaki o ince yere, yani ayrıcalıklılar kanalına kimlerin geldiği veya getirildiği konusu. Bu konu da ayrı bir yazı konusu ama gelen gideni aratmaz, al birini vur ötekisine! Böyle bir kanala da gerek yok zaten. Bırakın devlet milletini, millet de devletini sarsın sarmalasın…

***

Evet, gelelim şu Zarrab mevzuuna…

Yukarıda da değindim; ulus devleti yıkma amacıyla operasyon çekilen değerlerimiz arasında bir ordumuz vardı bizim.

Hatırlayın! Paralel yapının önce algı çalışmalarıyla imajını çizdiği, ardından ABD aklıyla üretilen sahte belgelere dayandırarak başlattığı Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve devamındaki davalarla eli kolu bağlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birbirinden nitelikli subayları, kurmayları cezaevine gönderilirken veya görevlerinden el çektirilirken millet olarak hepimiz bu olaya seyirci kalmıştık.

Bir ordunun beyin takımının nasıl imha edildiğini daha iyi anlamak için E. Kurmay Albay Mustafa Önsel’in cezaevinde kaleme aldığı “Silivri’de Firavun Töreni” kitabını okumanızı öneririm. Sonuçta ABD’ye direnen Türk subayları cezaevine gönderilirken; 3-5 cılız tepkiyi saymazsak, millet olarak herkes “Vay be generaller bile” hesaba çekiliyor diye bu işten keyif almış, mutlu olmuştu.  

O günlerde orduya operasyon çekmek için “Tuncay Güney” denen şarlatanı kullananlar, bugün yarım kalan hamleyi yani Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tamamen bitirmek üzere “Reza Zarrab” denen şarlatanla tamamlamak istiyor. Evet, Zarrab davasıyla asıl hedefi İran olan ABD’nin, Türkiye’deki amacı ise ekonomiyi çökertmek. Peki, bunun orduyla ne alakası var diyebilirsiniz? Söyleyeyim, bir ülkenin ekonomisini çökerttiğinizde, onun ordusunu da çökertmiş ve nihayetinde iç savaş veya işgal için istediğiniz ortamı da sağlamış olursunuz. Mesele bu kadar basit...

***

Biliyorum, bugün binlerce kişinin siyasal iktidara olan öfkesi, bazı gerçekleri görmenin önündeki en önemli engel olarak duruyor karşımızda. Ama yine hafızamıza başvuralım; Türkiye-ABD ilişkilerinin 1971-1978 arasındaki seyrine bir göz atalım. Özellikle bizi askeri darbeye götüren 1974 ambargosu ile 1980 arasındaki döneme daha yakın mercek tutalım. 1 Temmuz 1974’te haşhaş ekimini durdurmayan Türkiye’ye ABD ambargo uyguladı. Sonra biz Kıbrıs’a çıkarma yapınca ABD kongresi ambargo gerekçelerine Barış Harekâtı’nı da ekleyiverdi. Ambargonun kaldırıldığı 1978’e kadar geçen 3 yılda oltadaki balık Türkiye, 70 sente muhtaç edildi. Ambargo kaldırıldı ama tam da o yıl İstanbul Üniversitesi’nde ABD yetiştirmesi Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker’in patlattığı bomba ile Türkiye 2 yıl sürecek kanlı bir iç savaş ortamına çekildi. Sağ-sol savaşında çok büyük kayıplar verdik ve yine ABD’nin çocuğu Kenan Evren’in askeri darbesiyle olaylar birden dindirildi ama takunyacılar grubunun Turgut Özal’ı parlatılarak Türk halkına sunuldu. Sonrası malum Özal’la birlikte ABD, önündeki en büyük engel olan ulus devletimizi yıkmanın kapısını sonuna kadar araladı. Bu memlekette ahlâksızlık ahlâk haline getirildi.

***

Bu hatırlatmayla birlikte dönelim günümüze;

Türkiye'nin brüt dış borç stoku bu yıl itibarıyla 433 milyar dolara ulaştı. Dış borç stokumuz 14 yıl sonra ilk kez milli gelirin yarısını da aşarak yüzde 51.8 düzeyine tırmandı. Yani dış borç stoku tehlikeli bir konuma geldi. Verilere göre yeni alınacak dış borçların dışında, mevcut borç profiline göre Türkiye önümüzdeki beş yılda, faiz ve anapara olmak üzere 245 milyar dolar dış borç ödeyecek. Sadece 2018’de ödememiz gereken dış borç taksiti 9 milyar 438 milyon doları faiz olmak üzere, toplam 64 milyar 787 milyon dolar.

Diyebilirsiniz ki “dış borç stokunda devletin payı düşük”. Evet haklısınız. Türk ekonomisinde son 10 yılda kamu hizmetleri, devletin doğrudan gerçekleştirme sorumluluğundan çıkarılıp, kamu hizmeti görüntüsünde piyasalaştırıldı. Yani özel sektör tarafından gerçekleştirilmesinin yolu açıldı. Bu sorumluluğu üstlenen özel sektör firmaları, yatırım için gerekli kaynağı veya borcu da bulmak zorunda.

Zaten sorun da burada. Özel sektörün, kamusal yatırımları öz kaynakları ile değil, özellikle döviz cinsinden aldıkları borçlarla finanse etmiş ve ediyor olmasında. Böyle bir kur seyrinde örneğin 2012’de doların 1.8 TL’den işlem görürken, 2017’de neredeyse 4 TL’ye ulaşması, özel sektörün yıkımı anlamına gelmez mi? Bu durum söz konusu şirketler açısından mali olarak sürdürülebilir mi?

Mümkün değil!..

***

Peki özel sektör, yani milli sermayemiz finans ve borç ihtiyacını nereden karşılıyor? Elbette ki şu an ekonominin sağlam ayağını oluşturan, en azından öyle görüntü veren Türk bankalarından...

Özel sektörün direği konumunda olan Türk bankalarının 2018 yılı için önemli bir görevi daha var. Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de açıkladığı üzere Türkiye’nin 2018’de ihtiyaç duyduğu 210 milyar dolarlık kaynağı küresel sistemden bulup ülkeye getirecekler…

Peki, bu bankaların başına bir şey gelirse ne olur? Yıkıma giden yolda ilk domino taşını devirmiş olursunuz. İşte ABD’deki Reza Zarrab davasına biraz bu açıdan bakmamız gerekmiyor mu?

Hakan Atilla gibi şerefli bir Türk evladının ‘İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delmek’, ‘kara para aklamak’ ve ‘banka sahtekârlığı’ndan yargılandığı dava henüz bitmedi ama şimdiden Avrupa basınında ABD’nin, İran’a uygulanan ticari ambargoyu ihlal ettikleri gerekçesiyle 6 Türk bankasına milyarlarca dolar ceza kesmeyi planladığı yazılmaya başladı bile.

Peki, böylesine ağır cezalar Türkiye’yi ekonomik bir kaosa sürükler mi? Sürüklemek ne demek büyük bir felaket yaşarız!

Uyanın beyler, bayanlar! Şu an “Atilla” ismiyle yürütülen dava, zaten can çekişen milli sanayiye yani ekonomiye çekilen “bir el ense” hareketinden başka bir şey değil. Motorlu taşıtlar vergisinin oranındaki artışta bile “Reis Sevgisi”ni unutan bu milletin sosyolojik anlamda neler yapabileceğini ve Türkiye’nin nasıl bir kriz yaşayacağını varın siz düşünün. Böylesine bir dönemde ABD yetiştirmesi birinin veya Suriye’den topraklarımıza süpürülen DEAŞ militanlarının bir yerden çakacağı kıvılcım, Türkiye’yi bir iç savaşa çeker mi çekmez mi varın siz cevap verin!..

O yüzden diyorum ki:

ABD’nin Zarrab tezgâhı, Ergenekon kumpasının devamıdır. Hedef Türk milleti ve devletidir

***

Dip not:

Evet, biliyorum toplumun önemli bir kesiminde siyasal iktidara ciddi bir tepki var.

Elbette ki Zarrab’a kapı açanlar, kişisel menfaatlerini ülke menfaatlerinin önünde tutanlar, bu işin hesabını vermeli. Bu işi savsaklayanlar, Zarrab’ı neredeyse elleriyle ABD’ye teslim eden utanmazlar, rüşvet alanlar ve diğerleri siyasi ve hukuki açıdan hesap vermeli.

Ama bu yöndeki talepleri ABD bayrağı altından haykırmak ve Amerikan yargısının şakşakçılığını yaparak dillendirmek ne kadar doğru!..

Tüm bunlara sebep olanlar, önce hesabı bu millete ve devlete vermeli…

“Mümkün mü bu?” diyenlere, “2019’da bu ülkenin önüne bir sandık konulmayacak mı?” diye sorarım…

Bu acele niye, bu sabırsızlık niye?..

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR